Bilmediklerim

Bir kaç gün ve gecedir farklı terkipler ile aklımda dönüp duruyor:

Bilmediklerim öyle çok ki. | Bildiklerim o kadar az ki.

Bazen, Uçsuz bucaksız uzay boşluğunun en karanlık köşesinde, boşlukta salındığımı hayal ediyorum: Hiç bir şeyin, zamanının bile olmadığı o boşlukta; üstünde durabileceğim bir kenarı elli santim kadar olan bir yer karosu olabilirse eğer, işte o karo bilebildiğimi sandığım şeylerdir.

Peki o karo hiç oldu mu? Hiç bu kadar sağlam bir zemine ayak basabilir mi insan? Bilmiyorum. Yine de, bana nerelisin deseler; olup olmadığına emin olamadığım o karoyu anlatırım onlara.

(Müzik: Waiting for the miracle - L. Cohen)

Kendisini kendi yaratmışcasına özgüvenle uzaklara bakanlara ve anlattıkları/inandıkları şey tamı tamına doğruymuşcasına bahsedenlere karşı şüpheciyim. İnsan nasıl bu kadar kesin olabilir ki?

Çok da uzun olmayan yaşantım bana bildiğimi sandığım gerçeklerin tümünün göreceli ve değişken olduğunu öğretti -ki bu bile değişebilir ve kıyametin kopmasıyla her şey tam bir kesinliğe kavuşabilir.

(Müzik: When your mind's made up - Glen Hansard)

Uzayın kendimi bile göremeyeceğim kadar karanlık bir köşesinde, varlığından emin olamadığım bir karonun üzerinde öylece dururken; ciddiye alabileceklerim ancak bildiklerim, deneyimlediklerim ve sonucunda hissettiklerim, sezgilerim ve kendim olabilirim.

İşte sarmal bu noktada başlıyor: Emin olmadığım bir zemini, ciddiye alınacaklar arasında sıralayarak inşa etmeye başlıyorum kendi gerçekliğimi. Böylece gerçeği bilmek için totemlere ve topaçlara ihtiyaç duyma süreci de başlıyor.

Ara

Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor.

Morfik

Bilim adamları, İsviçreli olmasalar da eski, çok eski zamanlardaki insanları metamorfik düşünmekle itham ediyorlar. Bu kafa yapısı, Descartes'ci kartezyen/parçalayıcı düşünce yapısının karşısında bütüncü bir yaklaşım sergiliyor. Spinoza kardeşime selam ederim.

Hayır, hayır; böyle anlatmayacaktım. Toparlan, baştan başlıyoruz.

İnsanlar, arabalar, bulutlar, dalgalar ve gemiler. Hepsi akıp gidiyorlar altımdan, üstümden ve yanımdan. Konuşmalar, sesler, sinyaller, inisiyaller. Herşey ve hepsi birbirine bağlı. Onları bağlayan ilmeklerden biri de benim. Neticede şu yaşanan gerçekliğin inşasında yer tutanlardan biriyim. Az ya da çok. Dünyayı değil ama dünyanızı değiştiriyorum bu metin okunurken.

Filmler, kitaplar, şiirler, gülümsemeler, çatık kaşlar, gözlerde pırıltılar, kararsız eller, kararlı ayaklar... Bunlar da dahil etrafımda akıp duran tüm diğer toz ve ışık bulutuna. Durduğumu sandığım ve neresi olduğunu bilmediğim bu yerde, bütün olup biteni yeterince eksiksiz ve doğru bir şekilde ifade etmenin bir yolu olup olmadığını bilmiyorum. Ve bilmem kaçıncı farklı cümleyle bilmeyişimi yeniden ortaya koyarken garip hissediyorum neticede.

Lokum kıvamında, belki biraz daha yumuşak, sıcak bir kazanda ikamet eden bir sıvı geliyor aklıma. Kendi kendine yoğrulup, kaynıyor. Bir takım belirsiz şekiller alıyor ve fakat bu durumunu uzun süre koruyamıyor. Eser miktarda koparılıp şekillendirilemiyor.

Herhangi bir mecrada bana anlatılan şeyleri bu yüzden belirleyici bir şekilde anlayamıyorum. Kitaplarda cümlelerin altını çizemiyor, bir filmin beğendiğim noktalarını söyleyemiyor ve ritimleri düm-tek dizgesinde öğrenemiyorum. Tüm bu şeylerin bilişsel uzuvlarımdaki karşılıkları ışıklı toz bulutları şeklinde oluyor. İçeriğin keyfiyetine göre karanlık, göze kaçan ya da mest eden farklı hallerde tezahür edebiliyor bu bulut.

Doğrusu bunda bir yanlışlık da görmüyorum. Parçalayıcı ve ayrıştırıcı düşünce tarzının benim ulaşmayı umduğum nihai noktaya varmadığı kanaatindeyim. Yanlış olan ya da beceremediğim kısım, deneyimleyip duyumsadığım şeyleri aktaramıyor olmam. Sadece özel şartlar altında, güvenli bir ilişki tesis edildiğinde ancak yarım yamalak bir aktarım mümkün olabiliyor.

İşte bu metinse, ifade etme çabasına girmedikçe daha bir şekilsizleşen bulutları dizginlemek adına ortaya çıktı.

-Devam edecek-